BAY BÜRE OĞLU BAMSI BEYREK HİKAYESİ

196

İç Oğuzlarda Bay Büre adında bir bey varmış. Bay Büre’nin dünya malından yana nasibi pek açıkmış. Ka­pısında tavla tavla atları, katar katar develeri, kırk çobanlı sü­rüleri varmış. Altının gümüşün hesabını ise varın siz görün. Gel gelelim, bu malları güdüp gözetecek, yedi kızına kardeş olacak, kendisi ölünce yerini yurdunu tutacak bir tek oğlu bile yokmuş. Bunun için de bağrı günden güne kavrulurmuş.

Günlerden bir gün Bayındır Han, hanlık otağını kurdur­muş. Attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kestirmiş. Erkek cinsi besili mallardan birer sürü kırdırmış. Türlü ye­mekler, lezzetli içecekler hazırlatmış. Oğuz beylerine büyük bir ziyafet çekmiş. Beyler de hanlar hanı Bayındır Han’ın soh­betine oğulları ile çıkagelmişler. Beylerbeyi Salur Kazan, oğlu Uruz ile gelmiş. Kazan Bey’in kardeşi Kara Göne, yanında oğlu Kara Budak’ı getirmiş. Bayındır Han’ın veziri Kazılık Koca, oğlu Bey Yegenek’i almış yanına. Gaflet Koca, oğlu Şîr Şemsettin ile birlikte gelmiş. Daha nice Oğuz beyleri, oğulla­rını alıp gelmişler. Bay Büre, kudretli Oğuz beylerini oğulları ile beraber, yan yana, omuz omuza görünce içlenmiş. Başını önüne eğip kaderine kahretmiş. Mendilini çıkarıp hüngür hüngür ağlamış.

Kazan Bey bunu görünce, “Bre Bay Büre! Sürüne kurt mu girdi? Gövdene dert mi girdi? Hayırdır, niye ağlıyorsun?” demiş. Bay Büre de, “Ben ağlamayım da kimler ağlasın a dostlar! Dünya malından yana nasibim bol. Kız evlat der­seniz; tam yedi tane. Fakat oğuldan yana nasibim kupkuru. Kardeşten yana da kadersizim. Sırtımı dayayacağım bir kar­deşim de yok. Yarın birgün ölüp gideceğim. Ocağım sönüp kalacak!” deyip bir daha hıçkırmış.

Salur Kazan, “Hey Bay Büre! Bu işler emmi dayı yardımı­na gelmez. Senin işini ancak Allah onarır! Biz, el açıp Allah’a dua edelim. Belki bir ağzı dualının duası kabul olur. Allah sana da bir oğul verir.” demiş. Kudretli Oğuz beyleri hep bir­den el açmışlar. Can u gönülden dua etmişler. Allah’tan Bay Büre’ye hayırlı bir oğul vermesini dilemişler.

O zamanlar beylerin duası dua, bedduası beddua imiş. Allah’tan ne dileseler kabul olurmuş. Dış Oğuzlarda da Bay Bîcan adında bir bey varmış. O da maldan mülkten yana Bay Büre’den geri kalır değilmiş. Üstelik güçlü kuvvetli bir de oğlu varmış. Ama Bay Bîcan’ın da kız evladı yokmuş. Bay Bîcan da ileri çıkıp, “A beyler! Benim için de dua edin. Allah’tan bir kız evlat isterim. Eğer dualarınız kabul olur, Allah Bay Büre’ye bir oğul, bana da bir kız verirse sizler de şahit olun, ikisi birbirine beşik kertmesi, nişanlı olsun.” demiş. Kudretli Oğuz beyleri, Bay Bîcan için de dua eylemişler.

O gün Oğuz beyleri yemişler, içmişler. Hoşça vakit geçir­mişler. Gün kavuşmuş, evli evine, köylü köyüne dağılmış. Ay batmış. Gün dolanmış. Günler günlere ulanmış. Artık aradan ne kadar zaman geçmiş ise Bay Büre’nin apalak topalak bir oğlu olmuş. Bay Bîcan’ın da ay yüzlü, üzüm gözlü bir kızı olmuş. Oğuz beyleri bu haberi işitince çok sevinmişler. Hele Bay Büre’nin sevincine diyecek yokmuş. Oğlu için dokuz koçu birden kurban eylemiş. Altın pencereli otağlar kurdurmuş. Oğluna baktırmak için iyi huylu dadılar tutmuş. Bay Bîcan ise kızını allandırmış pullandırmış. Altın başlıklı beşiklerde beletmiş. Etrafını çiçeklerle donatmış. Çiçeğe benzeyen kızı­nın adını da Banı Çiçek koymuş. Banı Çiçek’e kırk bir tane dadı tutmuş. Ona gözü gibi baktırmış.

Her doğan büyür, kaburgalı gelişir. Derken oğlan beş ya­şına gelmiş. Beş yaşından on yaşına girmiş. On yaşından on beş yaşına basmış. Artık alımlı çalımlı, kartal bakışlı, yakışıklı bir yiğit olmuş. Öyle ki güzelliği göz alırmış. Görenin aklı kalırmış. Bunun için yüzünü peçe ile gizlermiş. O zaman­lar bir yiğit baş kesmez, kan dökmezse ona ad verilmezmiş. Daha hüner gösterip ad almadığı için de bu yiğidi Oğuz ilin­de peçeli diye bilirlermiş. Günlerden bir gün Bay Büre’nin oğlu atlanmış. Kırk arkadaşı ile ava çıkmış. Av avlamış. Kuş kuşlamış. Dağ bayır dolaşmış. Yorulunca yeşil bir düzlüğe, taze çimenliğe gölgelik kurup oturmuş. Kırk arkadaşı ile yi­yip içmeye başlamış. Bu sırada biri koşarak gelmiş. Oğlanın karşısında diz çökmüş: “Yiğit, yiğit! Bey yiğit! On beş yıldır Oğuz’da değildik. Şam’a, Rum’a, oradan İstanbul’a vardık. Oğuz beyleri için kâfirin güzel mallarından aldık. Dönerken Kara Derbent ağzında Avnik Kalesi’nden beş yüz kâfir baskın verdi. Ben kaçıp canımı zor kurtardım. Ağabeyim esir gitti. Malımız rızkımız yağmalandı. Ocağına düştüm yiğit! Başı­nın gözünün sadakası için medet!” demiş. Yas yas yalvarmış.

Meğer bu gelen, Bay Büre’nin küçük bezirganıymış. Ama ne oğlan bezirgânı tanırmış ne de bezirgân oğlanı. Bay Büre, oğlu olur olmaz bezirgânlarına, “Gidin, Şam’ı, Rum’u gezin görün. Oğlum için güzel hediyeler getirin.” demişmiş. iki kardeş de seneler senesi Şam’ı, Rum’u dolaşmışlar. Alacak­larını almışlar. Satacaklarını satmışlar. Güzel kâr eylemişler. Gelirken de Bay Büre’nin oğlu için istanbul’dan deniz tayı bir boz aygır almışlar. Bir ak kirişli sert yay almışlar. Bir de altı kanatlı üç batmanlık gürz beğenmişler. Bunlardan başka fevkalade, güzel, nadide hediyeler alıp yola düşmüşler. Gele gele Kara Derbent ağzına gelmişler ki birden beş yüz kâfirin saldırısına uğramışlar.

Bay Büre’nin peçeli oğlu kendisinden medet dileyene medet eylemiş. Bezirgânın imdadına yetişmek için, hemen ayaklanmış. At binip kılıç kuşanmış. “Beni seven arkamdan gelsin.” deyip yürümüş. Kırk yiğidi de onun peşi sıra koştu­rup gitmiş. Oğuz yiğitleri iz sürüp kâfirin üstüne varmışlar. Meğer kâfirler de malları yağmaladıktan sonra bir yere kon­muşlar. Hırlaşa hırlaşa altınları akçeleri paylaşıyorlarmış. Bay Büre’nin oğlu kırk yiğidi ile kaz sürüsüne şahin dalar gibi kâfirin arasına dalmış. Bir çalışta kırkını birden yere sermiş. Bir daha vurmuş, sekseni yığılıp kalmış. Kâfirlere göz açtır­mamış. Baş kaldırana baş eğdirmiş. Direnene diz çöktürmüş. Aman dileyeni ellememiş. Kaçanı kovalamamış. Güzel savaş eylemiş. Esir düşmüş büyük bezirgân ile mallarını kâfir elin­den kurtarmış. Büyük bezirgân kurtulur kurtulmaz oğlanın eline sarılmış: “Bey yiğit! Sen bize erlik gösterdin. Büyük iyi­lik ettin. Gel de beğendiğin maldan al. Yük altında kalmaya­lım.” demiş.




Bay Büre’nin oğlu, “Madem yük altında kalmak istemez­siniz. O hâlde gönlünüz kalmasın.” deyip mallara şöyle bir göz gezdirmiş. Altını gümüşü elinin tersiyle itmiş. Atlasın, kaftanın yüzüne bile bakmamış. Cama cıncığa ise hiç itibar etmemiş. Vara vara deniz tayı boz aygırı, ak kirişli sert yayı, bir de altı kanatlı üç batmanlık gürzü beğenmiş: “Bu üçü­nü bana verin.” demiş. Bunun üzerine bezirgânların suratları asılmış. Şekli şemaili değişmiş. Tek kelam etmemişler. Oğlan bunu görünce, “Bre bezirgânlar! Çok mu istedim?” demiş. Büyük bezirgân, “Bey yiğit, niye çok olsun? Senin yaptığının yanında bunların lafı bile olmaz. Ama o üçünü beyimizin oğluna götürürdük.” deyip boyun bükmüş. Oğlan, “Bre, sizin beyiniz kimdir? Kime götürüsünüz bunları?” deyin­ce bezirgân, “İç Oğuzlarda Bay Büre derler. Bizim beyimiz odur. Bu hediyeler de beyimizin oğlunundur.” demiş. Oğ­lan bunların kendisi için getirildiğini anlayınca tek kelime etmemiş. Kendi kendine, “Burada minnetle alacağıma, evde hürmetle alırım.” Diyerek arkasını dönüp gitmiş.

O akşam Bay Büre, oğlu ile otururken bezirgânlar çıka­gelmişler. Selam verip içeri girmişler. Bakmışlar ki kendileri­ni kurtaran yiğit başköşede oturuyor. Bezirgânlar hemen ileri varıp eğilmişler. Öpmek için oğlanın eline sarılmışlar. Bay Büre bunu görünce hiddetlenmiş: “Bre edepsizler! Baba eli dururken oğul eli mi öpülür?” diye kükremiş. Bezirgânlar, o yiğidin Bay Büre’nin oğlu olduğunu anlayınca çok sevin­mişler: “Aman beyim incinme! Senin oğlun olmasaydı mal­larımız Gürcistan’a gitmişti. Tabiî biz de esir olmuştuk. Kara Derbent’te üstümüze beş yüz kâfir saldırdı. Bizi de mallarımızı da kâfir elinden oğlun kurtardı.” deyip oğlanın nasıl yiğit­lik gösterdiğini bir bir anlatmışlar. Bunun üzerine Bay Büre yumuşamış: “Bre bezirgânlar! Dediğiniz oğluma ad koyacak kadar var mıdır? Söyleyin hele!” demiş. Bezirgânlar da, “Hem de nasıl beyim, hem de nasıl? Bu oğlana değil bir ad, iki ad koyacak kadar vardır.” demişler.

Bay Büre, sevine kıvana kudretli Oğuz beylerini çağırmış. Attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kestirmiş. Erkek cinsi besili mallardan birer sürü kırdırmış. Türlü yemek­ler yaptırmış. Lezzetli şerbetler hazırlatmış. Oğuz beylerini ağırlıklarınca ağırlamış. O gün Dedem Korkut gelerek ne­şeli havalar çalmış. Bay Büre’nin oğluna Bamsı Beyrek adını koymuş. Kudretli Oğuz beyleri, Dedem Korkut ile el kal­dırmış: “Bu ad, bu oğlana kutlu olsun!” diye dua etmişler. Yiyip içtikten sonra Bay Büre, oğlu için bir de yedi günlük av tertiplemiş. Bamsı Beyrek, deniz tayı boz aygırına binmiş. Ak kirişli sert yayını sırtına asmış. Kudretli Oğuz beyleriyle ala asker olup Aladağ’a ava çıkmış. Derelerden geçerek, soğuk sular içerek az gitmişler, uz gitmişler. Çayır çimen geçmişler. Vara vara bir bayıra varmışlar. Burada karşılarına bir geyik sürüsü çıkmış. Beyrek, üç yaşlı bir erkek geyiğin peşine düş­müş. Geyik kaçmış, Beyrek kovalamış. Süre süre yeşil düzlük, taze çimenlik bir yere getirmiş. Bir de bakmış ki biraz ilerde kırmızı bir otağ kurulu. Otağın önünde de allı yeşilli kızlar oturuyor. Beyrek, o yana bir daha dönmeden geyiği izlemeye devam etmiş. Üç yaşlı erkek geyik varmış, otağın açığında bir yerde durmuş. Beyrek, bunu fırsat bilerek yayını gerdiği gibi bir ok atmış. Geyiği olduğu yere yıkmış.

Meğer bu otağ Bay Bîcan Bey’in kızı, Banı Çiçek’in ota­ğıymış. Banı Çiçek, otağının önünde geyik vuran yabancıyı görünce hiddetlenmiş: “Hele kızlar! Şu densiz oğlana bakın! Bize erlik mi gösteriyor, ne? Varıp şundan pay isteyin. Ba­kalım ne diyecek?” demiş. Kısırca Yenge dedikleri cariye, Beyrek’in yanına varıp geyikten pay istemiş. Beyrek ise, “Ben avcı değilim. Bey oğlu beyim. Hepsini alın. Yalnız şu otağ kimindir?” demiş. Kısırca Yenge, “Bey yiğidim! Bu otağ Bay Bîcan kızı Banı Çiçek’indir.” demiş. Bamsı Beyrek, Banı Çi­çek ile beşik kertmesi nişanlı olduklarını bilirmiş. Ama daha bir günden bir güne onu görmüş değilmiş. Banı Çiçek’in adı­nı duyunca Beyrek’in kalbi kuş gibi çırpınmış. Göğüs kafe­sine sığmaz olmuş. Tam da Banı Çiçek’in hangisi olduğunu soracakmış ama Kısırca Yenge çoktan dönüp gitmiş.

Kısırca Yenge gelince Banı Çiçek telaşla, “Ne dedi? Kim­miş? Kimin nesiymiş? Geyikten pay verdi mi kız?” diye sor­muş. Kısırca Yenge de, “O yiğit avcı değilmiş. Yüzü peçelinin biri. Bey oğlu bey miymiş ne? Geyiğin hepsini bize bıraktı.” demiş. Banı Çiçek, o vakte kadar Beyrek’in ne adını duy­muş ne de yüzünü görmüşmüş. Yalnız babası Bay Bîcan Bey, “Seni Bay Büre Bey’in peçeli oğluna beşik kertmesi verdim.” deyip dururmuş. Kısırca Yenge, “Yüzü peçelinin biri…” de­yince kızın içine bir sızı yürümüş: “Hele kızlar varın. Şu yi­ğidi çağırın. İki çift bir tek laf edelim. Bu yiğit, benim beşik kertmesi nişanlım olmasın sakın!” deyip içeri girmiş.

Birkaç kız gidip Beyrek’i çağırmış. Beyrek otağın önüne ge­lince Banı Çiçek de yaşmaklanıp dışarı çıkmış: “Yiğit, nereden­sin, kimlerdensin? Adın sanın nedir? Buralarda ne ararsın?” diye peş peşe sormuş. Beyrek ise, “İç Oğuzlardan Bay Büre’nin oğ­luyum. Adım sanım, Bamsı Beyrek. Buralarda Bay Bîcan’ın kızı Banı Çiçek varmış. Onu görmeye geldim. Peki, sen kim­sin?” demiş. Banı Çiçek, kendisini belli etmeyip, “Ben Banı Çiçek’in dadısıyım. O, öyle herkese görünecek biri değildir. Onu görmek için önce hünerini göstermen gerek. Ondan sonra belki sana görünür.” demiş. Bamsı Beyrek, onun Banı Çiçek olduğunu anlamış. Yüzünü görür görmez içi kayna­mış. Fakat kızın oyununa gelmiş gibi görünüp, “Öyleyse Banı Çiçek’i çağır gelsin. Ne hüner isterse göstereyim.” de­miş. Bunun üzerine kız, “Atı, benim atımı geçmeyene, oku, benim okumdan ileri düşmeyene, güreş tutunca beni alt et­meyene Banı Çiçek görünmez. Yüreğin yetiyorsa gel, yarışıp güreşelim.” demiş.

İkisi birden atlanmış. Sanki ikisi birden kanatlanmış. Banı Çiçek yel gibi esmiş. Bamsı Beyrek sel gibi akmış. Yan yana, kıran kırana bir zaman at koşturmuşlar. Ama varacakları yere Beyrek, bir at boyu önde varmış. Oradan uçsuz bucaksız bir düzlüğe çıkmışlar. Yay gerip ok atmışlar. Kızın oku yıldırım gibi gitmiş. Oğlanın oku ise şimşek gibi çakmış. Atlanıp ok­larını aramaya çıkmışlar. İki oku, tâ üç günlük yolda zor bul­muşlar. Oğlanın okunun, kızın okunu bir arpa boyu geçmiş olduğunu görmüşler. Banı Çiçek bunu görünce, “Hey yiğit! Şimdiye kadar benim atımı, benim okumu geçen olmamıştı. Seninle bir de güreş tutalım. Ondan sonra görelim nice yi­ğitsin!” demiş.

Beyrek, sıçrayıp inmiş. Börkünü çıkarıp peçesini sıyırmış. Kollarını çemreyip meydana çıkmış. Beyrek’in yüzünü görünce

Banı Çiçek’in kanı alevlenmiş. Bir anda aklı başından git­miş. Oğlanın hünerini göreyim derken Beyrek’e sevdalanmış. Güç bela kendini toparlayıp karşısına dikilmiş. İki pehlivan olup birbirlerine sarılmışlar. Kız ile güreşilmez, kısrak ile ya­rışılmaz. Oğlan, kızı kaldırıp yere vurmak için çok çabala­mış. Fakat vuramamış. Kız, oğlanı kaldırıp yere vurmak için çok çabalamış. Gelgelelim, vuramamış. İkisinin gücü birbi­rine denk imiş. Beyrek, “Bu kıza yenilirsem baş kakıncı olur. El gün içine çıkamam.” Deyip gayret etmiş. Bir anda kızın ince beline iki kolu ile sarılarak sertçe sıkıp kendine doğru çekmiş. Bir yandan da ayağına çelme takmış. Onu gaflete getirip iki omzunun üstüne yere düşürmüş. Banı Çiçek, sırtı yere gelince yumuşak bir sesle, “Yiğit! Bay Bîcan’ın kızı Banı Çiçek benim.” deyip gülümsemiş. Beyrek ise hemen serçe parmağındaki altın yüzüğü çıkarıp Banı Çiçek’in orta par­mağına takmış: “Bu, aramızda nişan olsun bey kızı.” demiş. Banı Çiçek de, “Tamam! Bu, aramızda nişan olsun bey oğlu.” deyip iki yavuklu sözleşmiş.




Yedi gün dolunca av dağılmış. Beyrek evine varmış. İlk sofra serildiğinde de elindeki kaşığı pilava saplayıp kenara çe­kilmiş. Oğlan evlenmek isterse kaşığı pilava dikine saplarmış. Kız da kabı kaba çalarmış. Beyrek’in hareketi anasıyla baba­sının gözünden kaçmamış. Ak Hanım, Bay Büre’nin kulağı­na eğilip, “Bey! Artık oğlanı baş göz etmek gerek! Bay Bîcan Bey’in kapısına otursak mı? Ne dersin?” demiş. Bay Büre, “Haklısın hatun! Meyveyi vaktinde koparmak gerek. Vaktini geçirmeden oğlu olan everecek. Kızı olan gelin edecek. Yal­nız Deli Karçar’ın gönlünü nasıl edeceğiz, onu düşünürüm.” demiş. Meğer Deli Karçar, o vakte kadar kız kardeşini iste­yenleri vurup öldürmüş. Bu yüzden kimse Banı Çiçek’e talip olamazmış.

Demir tavında dövülür, kırık sıcakken sarılır. Bay Büre, gün geçirmeden kudretli Oğuz beylerini davet etmiş. Yedir­miş içirmiş. Bey yiğitleri ağırlıklarınca ağırlamış. Nihayet derdini açarak, “Beyler, Bay Bîcan Bey’in kızı ile oğlumun beşik kertmesi nişanlı olduklarına hepiniz şahitsiniz. Yalnız Deli Karçar’ın kız kardeşine talip olanlara neler ettiğini de bilmeyen yoktur. Bu işi kim halledebilir? Bir çare gösterin.” demiş. Beyler, “Bu işi yapsa yapsa Dede Korkut yapar.” de­mişler. Dedem Korkut, “Beyler! Madem iş bize kaldı, bari Bayındır Han’ın tavlasından güzel koşan iki at getirin. Bir keçi başlı boz aygır olsun. Dağda bayırda bununla gideyim. Diğeri de koç başlı doru aygır olsun. Düzde dölekte de buna bineyim. Birini diğerine yedek edeyim. Deli’nin hiddeti tu­tarsa belki kaçar kurtulurum.” demiş. Beyler, Dede Korkut’a hak vermişler. Bayındır Han’ın tavlasından o iki aygırı getirt­mişler. Dedem Korkut, koç başlı doru aygıra binip yürümüş.

Meğer hanım, Deli Karçar, yeşil düze, taze çimene otağ kurdurmuş. Arkadaşları ile ok yay talim edermiş. Dedem Korkut, öteden çıkıp gelmiş. Sağ elini kalbinin üzerine koy­muş. Başını öne eğmiş. Selam vermiş. Deli Karçar, kaşlarını çatmış. Suratını asmış. Yüzünü ekşitmiş. Gözlerini kısmış. Yumruklarını sıkmış. Hiddetinden ağzı köpürerek, “Aley- kesselam, ey eceline susamış ihtiyar. Ayağı olan toprağıma basmazdı. Ağzı olan suyumdan içmezdi. Sana ne oldu? Seni buralara kadar ecelin mi getirdi?” deyip kükremiş. Dedem

Korkut, Deli’nin sözlerini gülümseyerek dinlemiş. O, lafını bitirince de alttan alarak konuşmuş: “Olmaz dediğini oldur­maya geldim. Asık yüzünü güldürmeye geldim. Geniş eteğine, dar koltuğuna sığınmaya geldim. Allah’ın emri, Peygamber’in kavli ile aydan arı, pınardan duru kardeşin Banı Çiçek’i Bamsı Beyrek’e istemeye geldim.” demiş.

Dedem Korkut, sözünü bitirmeden Deli Karçar saldırmış. Adamlarına bağırmış: “Bre ne duruyorsunuz? Kara aygırımı, silahımı, teçhizatımı yetiştirin.” deyip sağa sola koşuşturmuş. Bu arada Dedem Korkut, atlayıp dörtnala kaçmaya başlamış. Deli Karçar da ardına düşmüş. Az gitmişler, uz gitmişler. Dere tepe düz gitmişler. Koç başlı doru aygır yorulunca De­dem Korkut, keçi başlı boz aygıra atlamış. Dedem Korkut, önde Deli Karçar arkada on tepe daha aşmışlar. Nihayet Deli Karçar yetişmiş. Dedem Korkut’u tutup attan indirmiş. İki dizinin üstüne yere çöktürmüş. Dedem Korkut’u baştan aşa­ğı ikiye bölmek için kılıcını havaya kaldırmış. Tam vuracağı sıra Dedem Korkut, Allah’a sığınıp yedi büyük ismini anmış. Ondan sonra, “Vurursan elin kurusun!” diye beddua etmiş. Deli Karçar, kılıcını hışımla indirmiş. Ama Hakk’ın emriyle eli havada asılı kalmış. Çünkü Dedem Korkut keramet sahi­biymiş. Her dileği Hakk katında kabul olurmuş.

Deli Karçar, eli kuruyunca yaptıklarına pişman olmuş. El aman dilemiş. Günahlarına tövbe eylemiş. Elinin iyileş­mesi için Dedem Korkut’a yalvarıp yakarmış: “Allah’ın emri, Peygamber’in kavli ile kız kardeşimi Beyrek’e verdim.” de­yip üç kere tekrarlamış. “Yeter ki elimi iyileştir.” diye de ağım ağım ağlamış. Dedem Korkut, Deli Karçar’ın elinin iyileşmesi için Allah’a dua etmiş. Hakk’ın emri ile Deli’nin eli daha ora­cıkta iyileşivermiş. Sonra başlık için kesim kesip ayrılmışlar.

Dedem Korkut dönüp Bay Büre’nin evine varmış: “Gö­zünüz aydın olsun!” deyip müjde vermiş. Bu müjdeli haberle Beyrek sevinçten havaya uçmuş. Bay Büre’nin, Ak Hanım’ın çiçeği yarılmış. Evleri şenlenmiş. Ocaklarına bayram havası gelmiş. Hoş beşten sonra Bay Büre, “Dede! Deli’nin elinden nasıl kurtuldun?” demiş. Dedem Korkut da, “Allah’ın ina­yeti, erenlerin himmeti oldu!” deyip ötesini söylememiş. Bu arada sofralar açılmış. Lezzetli yemekler, soğuk şerbetler geti­rilmiş. Yiyip içerlerken Bay Büre, “Peki Dede! Ne kadar mal istedi Deli?” diye sormuş. Dedem Korkut, “Murada ermeyesi öyle mal istedi ki saymakla bitmez. Bin tane kısrak görmemiş aygır istedi. Bin tane dişi deve görmemiş buğra istedi. Bin tane koyun görmemiş koç istedi. Bin tane kuyruksuz kulak­sız köpek istedi. Bin tane de ufacık karacık pire istedi. ‘Bu dediklerimi getirirsen kız kardeşimi veririm. Yoksa gözüme görünme.’ dedi.” demiş.

Bay Büre, “Dede, o dediklerinin üçünü ben bulursam iki­sini de sen bulur musun?” demiş. Dede Korkut, Bay Büre’nin ne kastettiğini anlamış: “Evet, beyim! Bulurum.” diye söz vermiş. “O hâlde kuyruksuz kulaksız bin köpek ile ufacık ka­racık bin pireyi sen bul. Ötekiler benden.” demiş Bay Büre. Olmayacak işleri Dedem Korkut’tan istemiş. At ayağı çabuk, ozan dili çevik olur. Bay Büre, erkek atlarının arasından kıs­rak görmemiş bin aygır seçmiş. Erkek develerinin arasından dişi deve görmemiş bin buğra seçmiş. Koç sürüsünden koyun görmemiş bin koç seçmiş. Arkalarına kırk çoban tutup sürdüre sürdüre getirmiş. Dedem Korkut da yine bir keramet gös­termiş. Kuyruksuz kulaksız bin köpek bulmuş. Bunları da çobanların önüne katmış. Hep beraber Deli Karçar’a götür­müşler.

Deli Karçar aygırları görmüş, beğenmiş. Buğraları gör­müş, beğenmiş. Koçları görmüş, beğenmiş. Kuyruksuz ku­laksız köpekleri görünce bir kahkaha patlatmış. Bakmış ki ortalıkta pireler yok. Tabiî basmış yaygarayı: “İlle de pirele­rimi isterim. Yoksa size kız vermem.” Diyerek esip gürlemiş. Dedem Korkut, “Dur hele oğul! Pire dediğin sığır sineğine benzer. Tehlikeli bir canavardır. Kırk değil, bin çoban tutsan önünü alamazsın. Ama kaygılanma. Hepsini bir yere topla­dım. Beraberce gidelim. Gönlüne göre seç. Zayıfını bırak. Semizini al.” demiş. Meğer geçen yazdan kalma bir ahır varmış. Her tarafı gübre doluymuş. Bir yıldır süpürge yüzü gördüğü yokmuş. İçi de vıngır vıngır pire kaynarmış. Pireler her an talim ederlermiş. Didikleyecek tezek ararlarmış. Ahıra gelince Dedem Korkut, “İşte pirelerin burada. Semizini al. Zayıfını bırak.” demiş. Deli Karçar, destursuzca içeri gire­cek olmuş. Ama Dedem Korkut onun yolunu kesmiş: “Dur bakalım oğul. Sen bize güvenmedin. Aygırı, buğrayı, koçu, köpeği tek tek saydın. Pire kısmının ayağı çevik olur. Göster­meden pireleri ceplerine indirme. Elbiselerini çıkar, öyle gir. Fazladan pire almayasın. Hak geçmesin.” demiş. Deli Karçar, keten bezini beline dolayıp soyunmuş. Ahıra girmiş.




Pireler taze kan kokusu alınca saldırmış. Karçar’ın bütün vücudunu sarmış, onu kara bir yumağa çevirmiş. Her biri bir yerinden ısırmaya başlamış. Gövdesi kıpkırmızı kabaran Deli

Karçar, pire ısırığından katmerli deliye dönmüş. Neresini ka­şıyacağını bilemeden kapıya koşmuş. Meğer Dedem Korkut, “Şu Deli’nin aklı biraz başına gelsin. Adamdan olmayacak iş istemek neymiş, öğrensin! Madem ufacık karacık pire is­terdi, şimdi görsün!” deyip kapıyı dışarıdan kilitlemiş. Ona esaslı bir ceza vermiş. Deli, pire derdinden dara düşünce yas yas yalvarmış: “Aman Dede Sultan! Bunun semizi de zayıfı da kalsın. Medet eyle. Aç kapıyı çıkayım. Hatamı bildim. Suçumu anladım.” diye çok dil dökmüş. Dedem Korkut da­yanamayıp kapıyı açmış. Deli Karçar, can havliyle kendini dışarı atmış. Gelip Dedem Korkut’un ayaklarına kapanmış: “Aman, şu kendi küçük, şerri büyük kara beladan kurtar beni!” diye yalvar yakar ağlamış. Dedem Korkut da, “Aklın varsa göle koş.” demiş. Deli Karçar, koşup ilk gördüğü suya atlamış. Pireler, su ile beraber akıp gitmiş. Deli Karçar, De­dem Korkut ile alay etmenin cezasını ödedikten sonra düğün dernek hazırlığına başlamış.

Bay Büre ile Bay Bîcan Beyler ağır düğün dernek kur­muşlar. İç Oğuzları, Dış Oğuzları bir araya getirmişler. Attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kestirmişler. Erkek cin­si besili mallardan birer sürü kırdırmışlar. Lezzetli yemekler yaptırmışlar. Soğuk içecekler hazırlatmışlar. Altın kadehler, gümüş sürahiler dizdirmişler. Kırk gün, kırk gece düğün der­nek eylemişler.

Oğuz zamanında evlenen yiğit bir ok atarmış. Oku ne­reye düşerse otağı oraya kurulurmuş. Beyrek, ak kirişli sert yayını germiş. Bir ok atmış. Ok uçup kâfir Kıpçak hududuna düşmüş. Meğer kâfirin biri, Beyrek’in otağını görmüş. Varıp

Bayburt Hisarı’nın tekfuruna haber vermiş: “Bay Bîcan, göz ağrın Banı Çiçek’i Beyrek’e vermiş. Beyrek, gelin otağını şu­racığa, bizim hududa kurdu.” demiş. Meğer tekfur da Banı Çiçek üstüne düş görenlerdenmiş. Bu haberi alınca derhâl yedi yüz kâfir kaldırmış. Geceleyin Bamsı Beyrek’in otağına baskın vermiş. Uykuda iken basıp kırk yiğidini öldürmüşler. Beyrek’in de kollarını arkasından bağlayıp boynuna ip geçir­mişler. At ardında sürüyerek götürmüşler.

Kara haber çabuk duyulmuş. Bay Büre’nin ocağına ateş düşmüş. Ortalığı feryat figan kaplamış. “Oğul!” diye ağla­maktan Bay Büre gözlerinden olmuş. Ak Hanım, kara sicim saçlarını yolmuş. Tırnak vurup elma yanaklarını parçalamış. Ak çıkarıp karalar giyinmiş. En son yavuklusu Banı Çiçek’e haber verilmiş. Banı Çiçek de güz elmasına benzeyen yanak­larını yırtmış. Kara sicim saçlarını yolmuş. Karalar giyinmiş. Bunu duyan kudretli Oğuz beyleri ak çıkarıp kara giymişler. Beyrek’in nereye götürüldüğünü bilmedikleri için elleri koy- nunda kalakalmışlar. Yalnız Beyrek için büyük yas tutmuşlar. Böylece on altı yıl geçmiş. Ama Beyrek’in ne ölüsünden; ne de dirisinden bir haber gelmiş.

Günlerden bir gün Deli Karçar, Bayındır Han’ın huzuru­na çıkmış: “Devletli hanım! Ömrü uzun olsun. Ama Beyrek sağ olsaydı on altı yılda çıkar gelirdi. Size ayan ola ki, kim diri olduğu haberini getirirse onu dünya malına boğarım. Kim de öldüğü haberini getirirse kız kardeşim Banı Çiçek’i ona veririm. Her gün yol gözlemekten kardeşim gözlerinden olacak.” demiş. Bayındır Han, Deli Karçar’ın düşüncesini uygun görmüş. Meğer orada Yalancı oğlu Yaltacık dedikleri biri varmış. Deli Karçar’ın vaadini duyunca, “Hanım, ben varayım. Ölmüş mü, diri mi; bir haber getireyim.” demiş. Bayındır Han’dan izin alıp gitmiş.

Geçmiş günlerin birinde Banı Çiçek, Beyrek’e altın işle­meli bir gömlek hediye eylemişmiş. Yalancı oğlu Yaltacık da Banı Çiçek’in işlediği bu gömleği görünce Beyrek’e akşam sabah yalvarmış: “Yiğitlik vurmakla, beylik vermekle olur. Ne olur beyim, bu gömleği bana ver. Ben giyeyim.” diye kıvrım kıvrım kıvranmış. Yiğit derler, candan ederler. Cö­mert derler, maldan ederler. Beyrek, yavuklusunun işlediği gömleği hiç giymeden Yalancı oğlu Yaltacık’a vermiş. Yalancı oğlu Yaltacık bu gömleği kimseye göstermemiş. Bir kere bile giymemiş. Yıllardır saklarmış. Meğer hanım, bunun da Banı Çiçek’te gözü varmış. Ama Banı Çiçek’i erlikle almaya hü­neri ve cesareti olmadığı için yılan gibi dolanırmış. Beyrek, esir gidip meydan namerde kalınca sevinçten uçmuş. Deli Karçar’ın vaadi de ekmeğine yağ sürmüş. Birkaç ay orada bu­rada gezip vakit saat doldurmuş. Nihayet altın işlemeli göm­leği sandıktan çıkarıp tavuk kanına bulamış. Çara çamura batırmış. Toza toprağa belemiş. Yakasını, kollarını yırtmış. Günlerden birgün alıp Bayındır Han’ın huzuruna çıkmış: “Hanım, Beyrek’i Kara Derbent’te öldürmüşler. Ölüsünü kurtlar yemiş. işte delili.” deyip gömleği göstermiş.

Gömleği görünce beyler feryat figan eylemişler. Hüngür hüngür ağlamışlar. Bayındır Han, “Bre, ne ağlıyorsunuz? Biz, bu gömleğin Beyrek’in olduğunu nereden bilelim? Durun hele! Götürün, yavuklusuna gösterin. O işlemişse o bilir.” de­miş. Almışlar, gömleği Banı Çiçek’e getirmişler. Banı Çiçek gömleği görür görmez tanımış. On altı yıllık yarası yeniden tazelenmiş. Yüreğinden ılık kanlar gitmiş. Çok ahuvah ey­lemiş. İçin için ağlamış. Bay Büre’ye, Ak Hanım’a da haber verilmiş. Artık Beyrek’ten ümit kesilmiş.

Bir zaman sonra Yalancı oğlu Yaltacık, Banı Çikek ile ni­şanlanmış. Düğün için mühlet almış. Elin günün bildiğini rüzgâr duymuş. Rüzgârın bildiği ise dört bir yana yayılmış. Esirlerin mahpusların kulağına kadar varmış. Arkasından çevrilen işi duyunca Bamsı Beyrek’in başından aşağı kay­nar sular dökülmüş. Bu haber hasretlikten mahpusluktan katbekat ağır gelmiş. Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez, der­ler. Beyrek’in kara haberi aldığı gün meğer kâfirlerin kutsal günüymüş. O gün bütün kâfirler toplanmışlar. Beyrek’i de kopuz çaldırmaya getirtmişler. Bamsı Beyrek bir fırsatını bu­lup kopuzu omzuna asmış. Gökyüzüyle boy ölçüşen Bayburt Hisarı’ndan atlayıp uçmuş. Allah’ın kudreti ile burnu bile ka­namadan ayakları üstüne doğrulmuş, oradan hızla yürümüş.

Meğer deniz tayı boz aygır, yıllardır Beyrek’in yolunu gözlermiş. Beyrek, kaleden çıkar çıkmaz boz aygır sahibinin kokusunu almış. İki ayağının üstüne şahlanıp kişnemiş. Ko­şup gelmiş. Yüz sürüp sahibini koklamış. Beyrek, boz aygırı görünce kardeşini görmüş gibi sevinmiş. O da büyük bir has­retle atının boynuna sarılmış. Yüzünü gözünü öpmüş. Ora­dan çıkıp yurduna gelmiş. Meğer bu sırada düğün dernek ku­rulmuş. Beyler yiğitler toplanmış. Kızlar hanımlar birikmiş. Sabahtan beri davullar dövülüyor, zurnalar çalınıyormuş. Beyrek, bir yerde boz aygırı bırakıp bir deve çuluna bürün­müş. Kopuzu omuzuna asıp düğün evine varmış. Fersizleşen gözleri, yüzünü örten saçları, uzun sakalları, üstündeki deve çulu ile onu kimse tanımamış. Üstü başı perişan, omuzu ko- puzlu bu yabancıyı gören çocuklar varıverip eteğinden çekiş­tirmişler: “Deli Ozan! Deli Ozan!” diye etrafında dönmüş­ler. O dakikadan sonra adı Deli Ozan kalmış. Doğrusu bu da Beyrek’in işine yaramış. Kendisine deli süsü verip düğün arasına karışmış. Evvela kim var, kim yok diye şöyle bir göz gezdirmiş. Etrafı kolaçan ettikten sonra Oğuz yiğitleri ile güveyinin ok yarıştırdıkları yere varmış. O zamanlar güveyi nişan yüzüğünü hedef koyarmış. Yiğitler de bu yüzüğe yay gerer, ok atarmış. Hünerlerini gösterirlermiş.

Beyrek, beylerin arasından dolaşıp bir köşeye çıkmış. Ko­puzunu eline almış. Kazan Bey oğlu Uruz, Kara Göne oğlu Budak, Kıyan Selçuk oğlu Deli Dündar, Gaflet Koca oğlu Şîr Şemsettin, Banı Çiçek’in kardeşi Deli Karçar ok attıkça, “Elin var olsun!” deyip coşkulu havalar çalmış. Yalancı oğlu Yaltacık attıkça da, “Elin kurusun! Parmakların çürüsün! At­tığını vuramaz ol!” demiş. Zaten Yalancı oğlu Yaltacık’ın at­tığı da hep boşa gidiyormuş. Yalancı oğlu Yaltacık, Beyrek’in sözlerini bahane edip hiddetlenmiş: “Bre ozanın delisi! Senin deliliğin bir tek bana mı? Senin yüzünden attığım ok boşa gitti. Bu iş kopuz çalmaya benzemez. Gel de sen at bakalım. Görelim, yayımı gerebilecek misin? Gerçi gerdin, gerdin! Geremezsen boynunu vururum. Bilmiş ol!” demiş. Yay’ını Beyrek’e uzatmış.

Beyrek, Yalancı Oğlu Yaltacık’ın yayını eline almış. Bir çe­kişte kabzasından iki parçaya ayırmış: “Bu yay ile ancak düz alanda çayır kuşu vurulur.” deyip önüne atmış. Bunu gören kudretli Oğuz beyleri, birer kahkaha patlatmışlar. Yalan­cı oğlu Yaltacık ise öfkeden bir kat daha kudurmuş: “Varın Beyrek’in yayını getirin. Bir de onu çeksin bakalım.” Deyip adam göndermiş. Beyrek’in yayını getirmişler. Deli Ozan’a vermişler. Deli Ozan, yedi kişinin zar zor gerdiği ak kirişli sert yayı almış. Beylerbeyi Salur Kazan ile yanındaki beylere dönüp, “Beyler, sizin aşkınıza çekeyim yayı, atayım oku.” de­miş. Yay germesiyle ok atması bir olmuş. Ok vınlayıp gitmiş. Yalancı oğlu Yaltacık’ın nişan yüzüğünü parçalayıp atmış. Bunun üzerine Oğuz beyleri alkış tutup gülüşmüşler.

Kazan Bey, bu hünerli ozanı görünce yanına çağırmış: “Bre Deli Ozan, benden ne istersin? Çadır mı, otağ mı is­tersin? Kul mu, hizmetçi mi istersin? Yoksa altın gümüş mü istersin?” demiş. Beyrek, “Sultanım, beni bıraksan da düğün yemeğinden yesem karnım açtır, doyursam. Başka ne iste­yim!” demiş. Kazan Bey, “Deli Ozan devletini tepti. Bâri bu günkü beyliğim bunun olsun. Bırakın, ne isterse yapsın. Nereye isterse oraya varsın.” demiş. Kazan Bey’in sözünün üstüne daha söz söylenmemiş.

Beyrek, düğün yemeğinin yanına varmış. Yediğini yemiş, yemediğini, kazanları ters çevirip dökmüş. Sağlı sollu gelene geçene atmaya başlamış. Bunu, hemen Kazan Bey’e şikâyet etmişler. Kazan Bey de, “Bu gün ona her şey serbest!” de­yip kapatmış. Beyrek, oradan kalkıp kadınların olduğu tarafa varmış. Zurnacıları kovup davulcuları dövmüş. Hır gür çı­karmış. Ortalığı bir birine katmış. Sonra kadınların otağı­nın eşiğini tutup oturmuş. Boyu uzun Burla Hatun, bunu görünce kızmış: “Bre, edepsiz! Sen kim oluyorsun da benim olduğum yere teklifsizce gelip oturuyorsun?” demiş. Beyrek, “Bana Kazan Bey izin verdi. Kimse karışamaz.” deyip bildi­ğini okumaya devam etmiş. Burla Hatun, “Peki Deli Ozan! Kadınların arasına oturmaktaki maksadın nedir?” diye so­runca Deli Ozan, “Ben kopuz çalayım. Kocaya varan kız da kalkıp oynasın.” demiş.

Meğer Beyrek’in niyeti Banı Çiçek’i oynatmak değilmiş. Kendisi ile nişanlı iken kocaya vardığı için onu el gün içinde ayıplamak, ona ağırından bir iki söz vurmakmış. Gel gelelim, Kısırca Yenge’ye, “Kalk kız, sen oyna. Deli Ozan seni ne bilir!” demişler. Kısırca Yenge, ortaya çıkıp, “Çal bre, Deli Ozan! Ko­caya varan kız benim.” demiş. Oynamaya başlamış. Deli Ozan, kopuz çalıp söylemiş. Görelim, hanım ne söylemiş:

Ant içmişim, kısır kısrağa binmem.

Binip de cenge gitmem.

Sana öküz çobanları bakar.

Ağızlarının suyu akar.

Sen onların yanına var.

Benim seninle işim olmaz.

Beyrek, daha nice söyleyecekmiş. Ama Kısırca Yenge daha fazla dayanamamış: “Vay, bu yok olası Deli ayıbımı görmüş gibi söylüyor.” deyip çekilmiş. Bu sefer de Boğazca Fatma dedikleri kadına, “Kalk, sen oyna.” demişler. Boğazca Fatma, gelin kızın kaftanını giymiş. Ortaya çıkmış: “Çal bre Deli Ozan, kocaya varan benim.” demiş. Oynamaya başlamış. Beyrek, kopuz çalıp söylemiş. Görelim, hanım ne söylemiş:

Ant içmişim, boğazına düşkün kısrağa binmem.

Binip de cenge gitmem.

Evinizin ardı derecik değil mi?

Köpeğiniz adı Barak değil mi?

Senin adın kırk oynaşlı Boğazca Fatma değil mi?

Daha ayıbını açayım mı?

Benim seninle işim yok.

Kocaya varan kız kalksın.

Gerdan kırıp oynasın.

Kopuzumu dinlesin.

Beyrek daha nice söyleyecekmiş. Fakat Boğazca Fatma, “Vay başıma gelenler! Deli, olanca ayıbımızı ortaya dök­tü. Kalk kız. Oynarsan oyna. Oynamazsan cehennem ol. Beyrek’ten sonra başına bunların geleceği belliydi.” demiş. Burla Hatun da, “Kalk kız oyna. Elinden ne gelir!” deyince Banı Çiçek, kırmızı kaftanını giymiş. Ortaya çıkıp, “Çal, bre Deli Ozan! Kocaya varan benim.” demiş. Gönülsüzce ellerini kaldırmış. Ama ak elleri gümüş gibi bileklerine kadar açılınca Beyrek kendi taktığı altın yüzüğü Banı Çiçek’in parmağında görmüş. Deli Ozan, kopuz çalıp söylemiş. Görelim, hanım ne söylemiş:

Beyrek gideli tepelere çıktın mı kız?

Kıvranarak dört yanına baktın mı kız?

Kargı gibi kara saçlarını yoldun mu kız?

Kara gözlerinden acı yaşlar döktün mü kız?

Parmağındaki altın yüzük benimdir kız.

El yüzüğü ile kocaya varmak ayıp değil mi kız?

Deli Ozan böyle deyince Banı Çiçek, beyninden vurul­muşa dönmüş. Deli Ozan’ın çökmüş yüzüne, fersiz gözüne, kurumuş ellerine bakmış. Onu bir an için Beyrek sanmış. O da Deli Ozan’a söylemiş; görelim, hanım ne söylemiş.

Beyrek gideli tepelere çok çıktım.

Gelir diye yollarına çok baktım.

Acısından, saçlarımı çok yoldum.

Güz elması yanaklarımı çok yırttım.

Gidip gelmeyen beyime çok ağladım.

Sevdiğim Beyrek sen değilsin.

Altın yüzük senin değildir.

Bu yüzükte çok nişan vardır.

Altın yüzüğü istiyorsan nişanını söyle.

Beyrek, Banı Çiçek’in hâlâ kendisini sevdiğini anlayınca söylemiş. Görelim, hanım ne söylemiş:

Bir sabah, han kızı ben ava çıkmadım mı?

Kapının önünde ala geyik yıkmadım mı?

İkimiz bir at koşturup yarışmadık mı?

Ok atışıp güreş tutmadık mı?

Yarışta güreşte ben seni yenmedim mi?

Altın yüzüğümü parmağına takmadım mı?

Nişanlın Bamsı Beyrek ben değil miyim?

Kız bunları duyunca kopuz çalan Deli Ozan’ın Beyrek olduğunu bilmiş. Yıkılan dağları yeniden yükselmiş. Çekilen suları tekrar çağlamış. Kuruyan dalları sürgüne durmuş. Gelinliği duva­ğı ile koşup gelmiş. Beyrek’in ayaklarına kapanmış. Sevinç gözyaşları dökmüş. Yavuklusuna kavuşturduğu için Allah’a binlerce kere şükretmiş. Daha sonra temiz elbiseler, kıymetli kaftan ile Beyrek’i baştan sona donatmış. Onu orada bıraka­rak ata binip gitmiş. Ak Hanım’a, Bay Büre’ye müjde götür­müş. Beyrek’in sağ salim geldiğini haber vermiş. Bu haberi duyunca babası iki döküp bir söylemiş, görelim hanım ne söylemiş: “Ağzın, dilin için ölürüm gelinciğim! Yoluna kur­ban olurum gelinciğim! Yalan ise sözlerin gerçek olsun ge­linciğim!” demiş. Bu büyük müjdesi eğer doğru ise çok mal mülkvereceğini söylemiş.

Kazan Bey, Beyrek’i alarak Bay Büre’nin yanına getirmiş: “Müjde, Bay Büre! Oğlun geldi.” demiş. Bay Büre, “Oğlum için ağlamaktan gözlerim kör oldu. Kör gözlerimi ancak oğ­lumun kanı açar. Eğer gözlerim açılırsa bu gelen oğlumdur. Yoksa yaralarımı deşmeyin.” demiş. Beyrek, serçe parmağını kanatmış. Kanını bir mendile silmiş. Getirip babasının göz­lerine sürmüş. Hakk’ın kudreti ile o an Bay Büre’nin gözleri açılıvermiş. On altı yıldan sonra ışık yüzü görmüş. Anası ba­bası feryat figan oğullarına sarılmışlar. “Oğul, oğul!” diye çok ağlamışlar. Hasret kaldıkları oğullarına kavuşturan Allah’a binlerce kere şükreylemişler.

Yalancı oğlu Yaltacık, Deli Ozan’ın Beyrek olduğunu an­layınca korkup kaçmış. Kendini, danaların otladığı büyük bir sazlığa atmış. Beyrek, arkasına düşmüş; ama adam boyu­nu aşan kamışlar arasında Yalancı oğlu Yaltacık’ı bulamamış. En son, “Çıkmazsan sazlığı ateşe vereceğim.” demiş. Yaltacık, bunu duyunca yanma korkusuyla sazlıktan çıkmış. Ayakları­na kapanıp Beyrek’ten af dilemiş. Kalbi yumuşayan Beyrek de onu affetmiş. Yeniden kırk gün, kırk gece düğün edilmiş. Beyrek, Banı Çiçek ile evlenmiş. Dedem Korkut gelip kopuz çalmış. Gazilerin başlarına neler geldiğini anlatmış. En son hayır dua eylemiş:

Güvendiğin dağların yıkılmasın. Kaba gölgeli ağacın ke­silmesin. Aksakallı babanın mekânı Cennet olsun. Ak per­çemli ananın yeri Fatma Ana yanı olsun. Allah, oğul ile kar­deşten ayırmasın. Son nefeste arı imandan ayırmasın. Amin âmin diyenlerden Allah razı olsun. Ne günahınız varsa; adı güzel Muhammed’in yüzü suyu hürmetine bağışlasın. Ha­nım hey…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz