DİRSE HAN OĞLU BOĞAÇ HAN BOYU

177

Oğuz ülkesinin Bayındır adında bir hanı varmış. Ba­yındır Han attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kestirirmiş. Erkek cinsi besili mallardan birer sürü kırdırırmış. Büyük kazanlarla yemekler pişirtirmiş. Geniş ağızlı tencerelerle pilavlar döktürürmüş. Yağlı yoğurtlardan ay­ranlar yaydırırmış. Semiz kısraklardan kımızlar sağdırırmış. Soğuk şerbetler hazırlatırmış. Yılda bir kere Oğuz beylerine büyük toy verirmiş. Bayındır Han, yeme içme faslından son­ra itinayla besletmiş olduğu azgın boğasıyla kızgın buğrasını Akmeydan’a çıkartır, dövüştürürmüş. Boğa ile buğranın dö­vüşünü beyleriyle seyreder, eğlenirmiş.

Bayındır Han, günlerden bir gün yine toy vermiş. Hanlık otağını Akmeydan’a diktirmiş. Önüne ala savanlardan gölge­likler çektirmiş. içini ipek halılarla döşetmiş. Bir yere ak otağ, bir yere kızıl otağ, bir yere kara otağ kurdurmuş. Ak otağ ile kızıl otağın içini dışını bir güzel donattırmış. Her tarafını pırıl pırıl ettirmiş. Kara otağın içine dışına ise bir süpürge bile vurdurmamış. Her yeri çer çöp, toz toprak içinde bırak­tırmış. iş güç bitince de hizmetkârlarına emir vermiş: “Oğlu olanı ak otağa, kızı olanı kızıl otağa buyur edin. Döşeklerini kalın atın. Yemeklerini yağlı yerinden çıkarın. Beylerimi ağır­lıklarınca ağırlayın. Oğlu kızı olmayanı ise getirip kara otağa indirin. Altına kara keçe serin. Önüne kara koyun yahni­sinden koyun. Yerse yesin. Yemezse kalksın gitsin. Oğlu kızı olmayanı Allah hor görmüştür, biz de hor görürüz!” demiş.

Oğuz beyleri bir bir toplanmaya başlamışlar. Bayındır Han’ın hizmetkârları, oğlu olan beyleri ak otağa, kızı olanları kızıl otağa buyur etmişler. Altlarına kalın döşekler açmışlar. Sırtlarına çifte yün yastıklar koymuşlar. Önlerine altın tepsi­ler, gümüş siniler içinde yağlar, ballar, kaymaklar; kavurma­lar, kebaplar, pilavlar; ayranlar, kımızlar, şerbetler getirmişler. Oğlu kızı olan beylere tamı tamına kırkar hizmetkâr gün boyu izzet ü ikramda bulunmuş.

Meğer Dirse Han adında bir bey varmış. Oğlu kızı yok imiş. O sabah Dirse Han, kırk yiğidini yanına alarak erken­den yola çıkmış. Az gitmiş, uz gitmiş. Dere tepe düz gitmiş. Kuşluk vakti girmeden Bayındır Han’ın sohbetine yetmiş. Bayındır Han’ın hizmetkârlarından biri, Dirse Han’ı avluda karşılamış. Önüne düşüp kara otağa indirmiş.

Altına kara keçe atmış. Sırtına kırk budaklı çam kütüğü dayamış. Önüne kara çanak içinde kara koyun yahnisinden bırakmış: “Bayındır Han’dan buyruk böyledir, hanım!” deyip kenara çekilmiş.

Dirse Han, gördüğü muameleye bir anlam verememiş: “Durup dururken Bayındır Han, niye böyle buyursun ki?” diye biraz düşünmüş. Boşa koymuş, dolmamış. Doluya koy­muş, almamış. İşin aslını astarını öğrenmek için Bayındır Han’ın hizmetkârına dönmüş: “Bre yiğidim! Bayındır Han benim ne eksiğimi, ne kusurumu gördü? Kılıcımdan mı gör­dü, soframdan mı? Yiğitlikte, cömertlikte benden geri olan­ları kızıl otağa, ak otağa kondurdu. Beni de tutup kara otağa indirdi!” demiş.

Bayındır Han’ın hizmetkârı, “Ulu Hanımız, ‘Oğlu kızı olmayanı Allah hor görmüştür, biz de hor görürüz!’ dedi idi, hanım!” demiş. Bir kenara çekilmiş.

Gittiği yerlerin otlaklarını geyik bilir. Körpe çimenlerin yerini yaban eşeği bilir. Ayrı ayrı yolların izini deve bilir. Yedi derenin kokularını tilki bilir. Geceleyin kervan göçtüğünü çayır kuşu bilir. Oğulun kimden olduğunu anası bilir. Erin ağırını, hafifini küheylan bilir. Ağır yüklerin zahmetini katır bilir. Fitil işler yara sızısını çeken bilir. Evlatsızlığın ne ol­duğunu Dirse Han’dan daha iyi kim bilir? Bayındır Han’ın sözleri Dirse Han’ın yüreğine zehirli ok gibi saplanmış. Ama elin ağzı torba değil ki büze! Oturduğu yerden doğruluverip kırk yiğidine seslenmiş: “Kalkın yiğitlerim! Bunda Bayındır Han’ın kabahati yoktur. Çocuğumun olmamasının kusuru ya bendendir ya da hatunumdandır!” deyip konmadan göç­müş. Atına atladığı gibi evinin yolunu tutmuş.

Dirse Han, perişan bir hâlde gelmiş evine. Avludan girer girmez atının yularını üzerine atmış. Gelip eşikliğe oturmuş. Başını ellerinin arasına alarak kara kara düşünmeye başlamış. Gülçehre, kocası Dirse Han’ın izinin üstüne geri döndüğünü görünce kötü şeylerin olduğunu anlamış. Fakat Dirse Han’a ters gelecek bir şey yapmadan usulca varmış, güler yüz, tatlı dil ile hoş beş edip hâl hatır sormuş. Ama Dirse Han, Gülçehre’ye ne cevap vermiş ne de yüzüne bakmış. Gözlerini yere dikip yalnız iç geçirmiş. Gülçehre, ne olduğunu anlamak için alttan alarak bir iki lâf daha etmiş: “A Dirse Han! Göz açınca gördüğüm, gönül verip sevdiğim! Sana böyle ne oldu? Niçin hüzünlere gark oldun? Gittiğin yerde mi bir şeyler oldu? Hayırdır, niye izinin üstüne dönüp geldin? Ağızdan dilden bir haber ver bana. Kara başım kurban olsun bu günsana!” demiş.

Dirse Han, gönüllü gönülsüz başını yerden kaldırmış. Gülçehre’nin yüzüne bakmış. Bayındır Han’ın otağında ne olmuşsa hepsini bir bir anlatmaya başlamış. Çocuğu olma­dığı için bu muameleye marûz kaldığını söylerken birden gazaba gelmiş: “Han kızı! Han kızı, sebebi nedir söyle bana! Müthiş gazap ederim şimdi sana! Sende mi bir kusur vardır, yoksa bende mi? Niye Hakk teâlâ bize de nur topu gibi bir evlat vermez?” diye ağım ağım ağlamış. Acı acı söylemiş.




Gülçehre, Dirse Han’ın sözleriyle can evinden vurulmuşa dönmüş. En onmaz yerleri incinip yaralanmış. Sanki kabur­gaları birbirine geçip göğsü daralmış. Nefes alamaz olmuş. Bağrı kebap gibi kavrulup kara çekik gözlerinden kanlı yaşlar yürümüş. Biçare, iki döküp bir söylemiş. Görelim, hanım ne söylemiş: “Hey Dirse Han! Ne diye kahredip acı sözler söy­lersin? Ne diye illa birimizde kusur ararsın! Devleti de evlâdı da veren Allah değil mi? Sen de kalk, ala otağ diktir. Altına fakir fukarayı topla. Allah’a hoş gelecek işler yap. Sadaka da­ğıt. Adaklar ada. Dilekler dile. Belki bir ağzı dualının duası kabul olur da Allah u teâlâ bize de nur topu gibi bir oğul verir.” demiş.

Dirse Han, dişi ehlinin sözü üzerine gitmiş. İç Oğuzlara, Dış Oğuzlara haber salmış. Attan aygır, deveden buğra, ko­yundan koç kestirmiş. Erkek cinsi besili mallardan birer sürü kırdırmış. Tepe kadar et yığdırmış. Göl gibi kımız sağdırmış. Sıcak yemekler, soğuk içecekler hazırlatmış. Aç görünce do­yurmuş. Çıplak görünce giydirmiş. Borçluları borcundan kurtarmış. Ala otağ altında büyük toy, büyük ziyafet vermiş. O gün Dedem Korkut gelerek Dirse Han’a bir oğul vermesi için Allah’a dua eylemiş.

At ayağı çabuk, ozan dili çevik olur. Dirse Han’dan iyilik görenlerden birinin duası kabul olmuş olacak. Günlerden bir gün Gülçehre’nin başı dönmüş, midesi bulanmış. Canı ekşi istemiş. Basbayağı aşerince hamile olduğu anlaşılmış. Böyle- ce günler günlere, aylar aylara eklenmiş. Bir gece sabaha karşı Gülçehre, nur topu gibi bir oğlan doğurmuş. Bir oğlan ki ay parçası. Bir oğlan ki kaplan pençesi. Anlatmaya dil yetmez. O gün iki gün birden doğmuş. Dirse Han, yedi yıl sonra bulduğu oğlu için dokuz koçu birden kurban eylemiş. Eti­ni fakir fukaraya dağıtmış. Kırk gün boyunca önüne çıkana altın gümüş bağışlamış. Garipleri sevindirip gönül yapmış. Oğlunu altın pencereli geniş bir otağa yerleştirip dadılara emanet etmiş.

Her kemikli gelişir, kaburgalı büyür. Ay batmış, gün dolanmış. Oğlan, on beş yaşına dayanmış. O zamanlar bir marifet göstermeyene ad verilmezmiş. Günlerden bir gün Bayındır Han, Oğuz beylerine yine büyük bir toy vermiş. Beyler bir bir gelerek Bayındır Han’ın otağında toplanmışlar. Dirse Han ise oğlu ile çıkagelmiş. Bayındır

Han’ın hizmetkârları Dirse Han’ı yarı yolda karşılamışlar. Getirip ak otağın önünde indirmişler. Kudretli Oğuz beylerinin arasına buyur etmişler. Dirse Han, beyler ile oturmuş, oğlu da diğer çocukların yanına varmış. Kendisi gibi üç arkadaş bulup çelik çomak oynamaya koyulmuş.

Yeme içme faslı bitince Bayındır Han, azgın boğa ile kızgın buğrayı çıkarmaları için adam salmış. Birbirinden kuvvetli, altı adam hemen yürüyüp gitmiş. Üçü bir yandan, üçü diğer yandan zincirlerle tutarak kara boğayı getirmişler. Gelgelelim boğa, sanki boğa değil, azgın bir canavarmış. El­mas mızrağa benzeyen boynuzuyla sert taşa vursa kara taşı tuz buz edermiş. Kara boğa meydana çıkarken çarpınıvermiş. Bir anda altı adamın elinden boşanıp gitmiş. Meydanın orta yerine varıp burnunu yere dikmiş. Öfkeli öfkeli, yerleri de­şeleyip böğürmüş. Altı adam, azgın boğanın şerrinden kor­karak kaçmaya, diğer yandan da, “Kaçın!” diye bağırmaya başlamış.

Azgın boğayı zincirsiz görenler çil yavrusu gibi dağılmış­lar. Çelik çomak oynayan üç oğlan da kaçışmış. Akmeydan’ın orta yerinde bir tek Dirse Han’ın oğlancığı kalakalmış. Az­gın boğanın üstüne geldiğini göre göre bir tarafa gitmemiş. Herkes, “Boğa oğlanı helâk eyleyecek!” diye hop oturup hop kalkmış ya! Oğlan olduğu yerden hiç kımıldamamış. Yalnız, eline kara bir taş alıp boğanın saldırmasını beklemiş. Azgın boğa, elmas mızrağa benzeyen boynuzlarını uzatarak hışımla oğlana saldırmış. Bunu görenlerin korkudan yüreği ağzına gelmiş. Boğa, oğlanın böğrünü ortalayarak koşturup varmış. Dirse Han’ın oğlancığı elindeki kara taşla boğanın alnının ortasına öyle bir indirmiş ki bin batmanlık boğa geri geri gitmiş. Arka ayaklarının üzerine yıkılarak çökmüş. Neye uğradığını şaşıran boğa bir daha sürüp gelmiş. Oğlan bu sefer yumruğunu boğanın alnına dayamış. Süre süre meydanı bir uçtan, diğer uca dolaştırmış. Azgın boğa ile epey mücadele etmiş. Ama ne boğa alt edebilmiş ne de oğlan!

Boğanın iki küreğinin arası terden köpük bağlamış. Oğ­lanın ise takati kesilecek gibi olmuş. Bu ara, “Yıkılacak dama dayak verirler. Ben niye boğaya destek oluyorum?” diye fikreylemiş. Boğanın alnından kenara doğru çekilivermiş. Bunun üzerine azgın boğa, direği alınmış dam gibi ağzının üstüne yıkılmış. Oğlan bunu fırsat bilerek hemen bıçağını çıkarmış. Kalkmasına izin vermeden azgın boğayı bir solukta haklamış. Dirse Han’ın oğlancığı Bayındır Han’ın azgın bo­ğasını yenince kudretli Oğuz beyleri birer birer Akmeydan’a inmişler. Oğlanı alnından öperek takdir etmişler.

Bu sırada Dirse Han, hanlar hanı Bayındır Han ile soh­bet ediyormuş. Henüz oğlunun gösterdiği hünerden haberi yokmuş. Dedem Korkut, gelerek oğlanı babasına götürmüş. Hanları selamlayıp oturmuş. Kudretli Oğuz beyleri de top­lanınca Dedem Korkut, iki dizinin üzerine doğrulup, “Hey Dirse Han! Senin oğlun Bayındır Han’ın azgın boğasını öl­dürdü. Cümle âlem oğlunun yiğitliğini gözleriyle gördü. Bu oğlan artık ad almayı hak etti. Oğlunun adı bundan sonra Boğaç olsun. Adını ben verdim. Yaşını Allah versin. Oğul atanın sırrıdır. İki gözünün biridir. Devletli oğul ocağının korudur. Devletsiz oğul ocağını kurutur. Evladın akıllı, ney­lersin malı? Evladın deli, neylersin malı? Ya evlat neylesin, baba göçüp mal kalmazsa. Baba malından ne fayda var, başta devlet olmazsa. Oğlun evladın devletli olsun hey Dirse Han!

Sen de babası olarak Boğaç’a beylik ver, taht ver. Boğaç akıl­lıdır, erdemlidir. Beyliğe yeter mal ver, mülk ver. Boğaç, hü­nerlidir.” demiş.

Yiğitlik vurmakla, beylik vermekle olur. Dirse Han, oğlu­na beylik vermiş, taht vermiş. Mal mülk vermiş. Boğaç, bi­leğine ve yüreğine sağlam bir yiğit olunca babasının adamla­rıyla gezmez olmuş. Yanına kendisi gibi gürbüz, kendisi gibi cömert kırk yiğit alarak bunlarla arkadaşlık etmeye başlamış. Bunun üzerine Dirse Han’ın adamları Boğaç’ı kıskanmışlar. Neredeyse hasetten çatlayacak hâle gelmişler. Nihayet baba ile oğlu birbirine düşürmek için bir hile hazırlamışlar.

Bir gün Dirse Han’ın adamlarından yirmisi huzuruna çı­karak, “Hanım biliyor musun neler olmuş? Senin onmaya­sı oğlun kırk adamıyla Oğuz boylarına saldırmış. Gördüğü güzel kızlara sarkmış. Yeni yetme çocukları korkutmuş. Ak­sakalların sakalını, ak perçemli kadınların saçlarını yolmuş. Akarsulardan haber geçti.’ dediler. ‘Kara dağlardan haber aştı.’ dediler. ‘Bayındır Han’ın kulağına kadar vardı.’ dedi­ler. Bayındır Han, oğluna fena gazap etmekte imiş. Korka­rız gazabı bize de dokunur. Böyle oğlan senin neyine gerek. Öldürsene!” demiş. Babasını oğluna düşürecek büyük yalan söylemiş.




Bunları duyunca Dirse Han, beyninden vurulmuşa dön­müş: “Böyle oğul bana gerekmez. Gidin, getirin; öldüreyim!” diye öfkeyle bağırmış. Dirse Han’ın tuzağa düştüğünü gören bir diğeri ileri çıkıp, “Biz senin oğlunu nasıl getirelim? Senin oğlun bizim sözümüzü dinlemez.” deyip kenara çekilmiş. Bi­raz sonra Dirse Han’ın öteki adamları çıkagelmişler. Yüzlerini yere dikerek, “Dirse Han, bilir misin neler oldu? Senin oğlun kırk adamıyla beraber senden habersiz av avladı. Kuş kuşladı. Kara dağlarını kırdı geçirdi. Sonra kalkıp senin evine geldi. Anasıyla söz birliği, ağız birliği etti. Seni öldürmeye ant içti. Gözümüzle gördük, kulağımızla duyduk. Böyle oğul senin neyine gerek? O seni öldürmeden sen onu öldürsene!” de­mişler.

Dirse Han’ın, bunları da duyunca hiddetinden gözleri kararmış: “Böyle oğul bana gerekmez. Varıp getirin. Hemen öldüreyim!” deyip kılıcını sıyırmış. Yalancılardan başka biri yine başını uzatarak, “Biz senin oğlunu nasıl getirelim? Se­nin oğlun bizim sözümüzü dinlemez. O inanırsa yine sana inanır. Oğlunu al, ava çık. Av avlayıp kuş kuşlarken ok atar, öldürürsün. Biz de ağız birliği eder, ‘Kaza oldu!’ deriz. Baba okundan kim şüphelenir?” diyerek Dirse Han’ın aklını iyice çelmiş.

Dirse Han, adamlarına altın gümüş dağıtıp gönüllerini hoş etmiş. Hiç vakit geçirmeden oğlunu alıp Kazılık dağına ava çıkmış. Kuş görünce vurmuşlar. Yokuş görünce durmuş­lar. Güle oynaya av avlamışlar. Kuş kuşlamışlar. Gün akşam olurken bir derenin içine varmışlar. Dirse Han o vakte kadar Boğaç’ı öldürmeyince kırk namert yerinde duramaz olmuş. Biri Boğaç’ın yanına sokularak, “Boğaç! Han baban, ‘Oğlum gitsin, geyikleri getirip önümde avlasın. Ok atışına bakıp kı­vanayım. At binişine bakıp güveneyim.’ diyor.” demiş.

Boğaç, saygısından dolayı babasının önüne geçmezmiş. Onun gerisinden gelirmiş. O zamanlar oğul babanın sözünü ikiletmezmiş. Baba sözünü ikiletene oğul demezlermiş. Boğaç, babasından gelen haberle at oynatıp gitmiş. Bir zaman sonra önünde koca bir geyik sürüsüyle çıkagelmiş. Babasının önün­de tek tek geyik avlamaya, hünerini ortaya dökmeye başla­mış. Boğaç, babasının önünden bir o yana, bir bu yana geç­tikçe kırk namert fırsatı ganimet bilmiş. Kırk namerdin kırkı birden, “Dem bu demdir.” deyip Dirse Han’a yaklaşmışlar: “Görmüyor musun Dirse Han? Sanki yazıda yabanda yer mi kalmadı? Boğaç niye senin önünde geyik avlıyor sanıyorsun? Niyetini hâlâ anlamadın mı? Geyiğe atar gibi yapıp seni vu­racak. O seni öldürmeden sen onu öldür. Başka fırsat bek­leme!” demiş. Bu sözlerden sonra Dirse Han’ın gözünü kan bürümüş. Kulaklarına kurşun dolmuş. Artık olanı görmez, denileni duymaz olmuş. Sadağından bir ok alarak üzengiye kalkmış. Kurt sinirli yayını gerdiği gibi bıraktığı bir olmuş. Ok yaydan çıkınca geri döner mi? Dirse Han’ın kurt sinirli yayından çıkan ok vınlayıp gitmiş. Yedi yıl sonra, dualarla niyazlarla zor bulduğu oğlu Boğaç’ın iki küreğinin arasına saplanmış. Boğaç, “Anam!” diyerek geri dönüverince babası ile göz göze gelmiş, bu arada hızlı kanı düdük gibi şorlamış. Bir anda gözleri kararmış. Kulakları uğuldamış. Bir şey göre­mez, duyamaz olmuş. Çaresizce atının boynunu kucaklayıp yere düşmüş. Dirse Han, koşup oğlunun üstüne kapanmak istemiş. Ama o kırk namert, buna bile izin vermemiş. Atının dizginlerini çekerek Dirse Han’ı alıp evine getirmişler.

Gülçehre, meğer o gün oğlunun ilk avını kutlamak için attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kestirmiş. Yemek­ler yaptırmış, içecekler hazırlatmış. Altın kadehler, gümüş sürahiler dizdirmiş. Büyük bir ziyafet sofrası kurdurmuş.

Oğuz beylerinin avdan dönmesini beklemiş. Gülçehre, Dirse Han’ın geldiğini duyunca sevinçle avluya çıkmış. Kocasını karşılamış. Kırk adamı ile perişan bir hâlde çıkagelen Dirse Han, hanımına ne selam sabah eylemiş ne de bir tek söz söy­lemiş. Ağzını bıçak açmadan yüzünü yere dikip acı acı inle­miş. Dirse Han’ın hâli bir yana dursun. Gelenlerin arasında Boğaç’ı göremeyince Gülçehre’nin aklına kötü kötü düşün­celer sökün etmiş. Gülçehre, Dirse Han’a söylemiş. Görelim, hanım ne söylemiş:




Beri gel hey, başımın bahtı, evimin tahtı.

Han babamın güvendiği, kadın anamın sevdiği!

Göz açınca gördüğüm, gönül verip sevdiğim!

Kudretli Dirse Han!

İki gittin, bir geliyorsun, oğlum nerede?

Boğaç’ımın süt emdiği damarlarım sızlıyor.

Kör olası gözlerim kötü seğiriyor.

Sarı yılan sokmuş gibi tenim şişiyor.

Herkes burada, yalnız yavrum yok!

Kurumuş çaylara sular saldım.

Allah dostu velilere adaklar adadım.

Aç görünce doyurdum, çıplak görünce giydirdim.

Dua niyaz, Allah’tan bir oğlu zor buldum.

Oğlum nerededir ey Dirse Han söyle bana!

Kara başım kurban olsun bugün sana!

Gülçehre, daha nice dil dökmüş. Fakat Dirse Han’dan tek kelime cevap alamamış. Kırk namert karıyla kocanın arasına girip, “Oğlun sağdır, esendir. Av tadını alınca geyik peşinden gitti. Akşam sabah demez, çıkar gelir. Sen kaygılanma. Bey ise sarhoştur, sana cevap veremez!” demiş. Gülçehre, Dirse Han’dan umudunu kesince kırk ince belli cariyesini yanına alıp Kazılık dağına doğru at koşturmuş. Derelerden sel gibi, tepelerden yel gibi geçip bir solukta zirveye çıkmış. Elini al­nına siper eyleyip yukarılardan aşağıları gözetlemiş. Sağına bakınmış. Soluna bakınmış. Dönmüş, yanına yönüne bakın­mış. Bir de ne görsün? Bir derede kargalar kuzgunlar inip inip kalkıyor. O an yıldırım gibi dereye doğru akmış. Gele gele gelmiş ki oğlancığı iki küreğinin arasından oklanmış, al kanlar içinde yatıyor. İki sadık köpekceğizi de başında ona bekçilik ediyor. Kargayı, kuzgunu yaralı gövdesine kondur­muyor. Gülçehre, atından atılıverip oğlunun üstünekapan- mış. Koca dağları ağıta boğmuş. Büyük feryat figan kopar­mış. İki döküp bir söylemiş. Görelim hanım, ne söylemiş:

Kara gözlerini uyku bürümüş, aç oğul!

On iki kaburgan kırılmış, toparlan oğul!

Can kuşun uçar olmuş, bırakma oğul!

Gövdende can kaldı ise söyle bana!

Kara başım kurban olsun sana!

Akar suların akmaz olsun Kazılık dağı!

Gölgeli ağaçların küle dönsün Kazılık dağı!

Koşan geyiklerin taş kesilsin Kazılık dağı!

Arslandan mı, kaplandan mı söyle oğul!

Bu kaza başına kimden geldi, bileyim oğul!

Boğaç annesinin feryadıyla uyanmış. Başını kaldırıp onun yüzüne bakmış: “Ak sütünü emdiğim canım anam! Kazılık dağının sularına, ağaçlarına, geyiklerine, arslanına, kaplanına beddua etme. Hiçbirinin günahı yoktur. Beddua edeceksen babama et. Bu suç, bu günah babamındır. Artık ağlama canım anam! Bu yaradan bana ölüm yoktur. Az önce boz aygırlı Hızır geldi. Yaramı üç kere sıvazladı. Ana sütü ile dağ çiçeği yaranın merhemidir.’ deyip gitti.” demiş. Kırk ince kız, bunu duyunca hemen dört bir yana yayılmış. Taze açmış dağ çiçeği toplayıp getirmişler. Gülçehre, ise ana sütü sağmak için kuru memelerini bir kere sıkmış. Ama bir damla bile çiğ süt gelmemiş. İki kere sıkmış. Zırnık çıkmamış. Üçüncü sefer annelik havliyle zorlayınca kanla karışık biraz süt gel­miş. Hiç vakit kaybetmeden dağ çiçeklerini bir kabın içinde ezmiş, ana sütünü karıştırıp bir güzel yoğurmuş. Kıvamını bulunca oğlunun yarasına sürmüş. Üstünü ipek yaşmağıyla sarıp sarmalamış. Oğlunu bir ata bindirip gözden uzak, em­niyetli bir yere götürmüş. Dirse Han’dan saklayarak hekimle­re, otacılara emanet etmiş.

At ayağı çabuk, ozan dili çevik olur. Boğaç kırk günde iyileşip ayağa kalkmış. Artık eskisinden daha iyi at biner, yay çeker, ok atar olmuş. Bunu duyan kırk namert bir araya top­lanmış: “Dirse Han, oğlunun sağ olduğunu duyar da gerçeği öğrenirse hiçbirimizi yaşatmaz. En iyisi Dirse Han’ı tutmalı, götürüp kâfirlere satmalı.” Diyerek sinsice varmışlar. Evlat acısıyla sararıp solan Dirse Han’ı tutmuşlar. Ellerini arka­sından bağlayıp boğazına ip geçirmişler. Ekmeğini yedikleri, suyunu içtikleri Dirse Han’ı at ardında sürüyerek gizlice kâfir illerine doğru yürümüşler. Kudretli Oğuz beylerinin ise bu işlerden hiç haberi olmamış.

Gülçehre, oğul derdinden kurtuldum derken bu sefer de kocasının derdine düşmüş. Onca ihanetten sonra kime gü­vensin, kimden aman dilesin? Doğruca Boğaç’ın yanına varıp söylemiş. Görelim, hanım ne söylemiş:

Görüyor musun ey oğul, neler oldu?

Sarp kayalar sarsılmadan yer oyuldu!

Yurtta düşman yokken senin babanın üstüne düşman yü­rüdü.

Boynuna kıl sicim takıp at ardında sürüdü.

Aksakallı babanı kırk namert götürdü.

Kâfir ilinde köle diye satacaklar, durma oğul, durma!

Baban sana kıydı ise de sen babana kıyma!

Boğaç, babasına kırgın değilmiş. Ana baba hakkının aziz olduğunu bilirmiş. Bu kara haber üzerine atına atladığı gibi yürümüş. Kırk namerdin ardına düşmüş. Boğaç’ın gittiğini gören kırk kan kardeşi de onun ardı sıra at koşturmuş.

Kırk namert, Dirse Han’ı sürüyerek bir müddet yol git­miş. Ağaçlık bir yere varınca durmuşlar. Dirse Han’ı bir ağa­ca bağladıktan sonra yiyip içmeye başlamışlar. Boğaç, iz süre süre kırk namerdi konduğu yerde bulmuş. Bunlara görünme­den arkadaşlarına, “Bre yiğitlerim! Siz saklanın. Ben şunlara varayım. Babamı bırakmalarını söyleyeyim. Beni tek görür­lerse belki babamı bırakırlar. Kavgada zarar görmesin. Ben el etmeden de kimse yerinden çıkmasın.” demiş.

Boğaç, hızla kırk namerdin üstüne çıkagelmiş. Kırk na­mert, Boğaç’ın tek başına geldiğini görünce birden ayaklan­mış. Birer kahkaha atıp, “Gelin, oğlunu da tutalım. İkisini bir paraya satalım!” deyip kırkı birden saldırmış. Boğaç, geldiği yöne doğru kaçmaya başlamış. Kırk namert de onun arkasından hücum etmiş. Boğaç, kırk namerdi babasından uzaklaştırıp, arkadaşlarının olduğu yere çekince geri dönmüş. Arkadaşlarına el eylemiş. Kırk yiğit ağaçların arasından çıka­rak Boğaç’ın etrafında toplanmış. Boğaç ile kırk kan kardeşi kaz sürüsüne şahin dalar gibi kırk namerde saldırmış. O an büyük bir savaş kopmuş. Meydan dolu baş olmuş. Kırk na­merdin yirmisi kılıçtan geçirilmiş. Babayı oğula düşürenler girecek delik gözetmişler. Boğaç kaçanı kovalamamış, aman dileyene kılıç çekmemiş. Namertlerin cezasını verdikten son­ra gelip babasını kurtarmış. Alıp hürmetle Oğuz ülkesine getirmiş.

Boğaç’ın bu yiğitliği hanlar hanı Bayındır Han’a duyurul­muş. Bayındır Han da Boğaç’a beylik vermiş. Taht vermiş. Dedem Korkut, gelerek boy boylamış. Soy soylamış.

Boğaç’ı övmüş:

Onlar da bu dünyadan geldi geçti.

Kervan gibi kondu göçtü.

Onları da ecel aldı, yer gizledi.

Fani dünya kime kaldı?

Gelimli gidimli dünya,

Son ucu ölümlü dünya!

Dua edeyim hanım: Güvendiğin dağların yıkılmasın. Kaba gölgeli ağacın kesilmesin. Coşkun akan tatlı suların çekilmesin. Aksakallı babanın mekânı cennet olsun. Ak per­çemli annenin yeri Fatma Ana yanı olsun. Kadir Mevla kim­seyi namerde muhtaç eylemesin. Hanım hey…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz